21 Mays 2012



 
 
Hasan SOYGÜZEL
AMASYA’DA İKİ GÜN…
4 Kasim 2011, Cuma  15:1 Karakter Boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Uçağımız Merzifon Havalimanına doğru alçalmaya başladığında gördüğüm manzara; düzenli sürülmüş tarlalar ve yer yer dumanı yükselen anız ateşi idi. Sürülmüş tarlaları ve kahverengi toprağı görünce Türkiye’ye dair umutlarım arttı. Evet, Anadolu üretmeye devam ediyordu. Ama tarlalardan yükselen dumandan hiç hazzetmediğimi söylemeliyim. Bizim geçim alanımız olan o bereketli toprakların; birilerinin de yaşam alanı olduğunu unutmuş gibiydik. Dünya denen dar-ı fenayı paylaşamayışımız her zaman üzmüştür beni zaten...

Şüphesiz yolculuk, “yol arkadaşı” ile anlam kazanır ve eğer yol arkadaşlarınızı severseniz; o yolculuk aziz bir hatıraya dönüşür. Bu yüzden şehzadeler şehri Amasya’ya yaptığımız seyahatteki yol arkadaşlarımdan bahsetmek istiyorum. Bazıları öteden beri tanıdığım ve bu yolculukta tanımaktan bir kez daha mutluluk duyduğum dostlarım; bazıları ise Atatürk Havalima’nında ilk defa gördüğüm ve bu yolculukta tanışma onuruna eriştiğim; lakin ben de sanki Kâlû Belâ’da yan yana durmuşuzcasına eski bir tanışıklık hissi uyandıran yeni dostlar.

İşte yol arkadaşlarım… Sedat Yücel Ağabey, Kocaeli Kent Konseyi Genel Sekreteri ve Türkiye Kent Konseyleri Birliği Dönem Başkanı... Kendisiyle tanışıklığımız eskilere dayanır ama her yolculukta onu bir başka yönüyle daha tanır; ondan bir başka şey öğrenir ve onu bir başka severim. Esat Ural, Gebze Kent Konseyi Genel Sekreteri... Esat Ağabey’le tanışıklığımız daha yakın tarihlere denk düşer. O’nu hep sakin, zeki ve makul bir adam olarak hatırlarım. Aynı mekânı, aynı yolu ve aynı idealleri paylaşmaktan da bu yüzden keyif alırım. Hele onun insanın yaşamını kolaylaştıran tarafı yok mu? Bir yol arkadaşında olması gereken en önemli özelliği de budur. “Neden bugüne kadar onu tanımadım ki?” diye hayıflandığım ve durup durup içimden “ah keşke” dediğim diğer yol arkadaşımı sona sakladım. O’na Koca Çınar desem, yazıyı okuyunca acaba bana kızar mı? Bilmem, belki de o büyüleyici tevazuu içerisinde ve insanı etki altında bırakan o şairane gülümsemesiyle beni mazur da görebilir. Evet, Gebze Kent Konseyi Başkanımız İbrahim Güngör Ağabey’den bahsediyorum. O’nun için duayen bir sanayici, gönlünde evrene açılmış onlarca kapı bulunan bir şair ve insanda ansızın bir “emin” olma duygusu peyda eden bir koca çınar desek az da olsa meramımızı anlatmış sayılırız kuşkusuz.

Yol arkadaşlarımdan da anlaşılacağı üzere yine kent konseyleri ile ilgili bir organizasyon için yollardayız. Amasya Kent Konseyi tarafından düzenlenen Ulusal Yaşlanma Şurası Kent Konseyleri Çalıştayı’na katılacağız.  22-23 Ekim 2011 tarihinde düzenlenecek olan etkinlik vesilesiyle Türkiye’nin dört bir yanından gelecek kent konseyleri temsilcileriyle buluşup Anadolu’nun en kadim şehirlerinden birinde güzel bir hafta sonu geçirecek olmak ise ayrı bir heyecan...

16.30’da Atatürk Havalimanı’ndan kalkan Türk Hava Yollarına ait tarifeli uçağımız yaklaşık 1 saat 15 dakikalık uçuşla saat 18.00 sularında havaalanına indi. Merzifon’a 6 kilometre uzaklıktaki Amasya/Merzifon Havaalanı 2008 yılında sivil hava trafiğine açılmış ve o tarihten bu yana da halkımıza hizmet vermekte. İnsan, değişen, gelişen ve yenilenen Türkiye ile gurur duyuyor. Zoru kolay kılandan; ırağı yakın edenden ve güvenle bizi menzile ulaştırandan Allah razı olsun.

Merzifon ile Amasya arası yaklaşık 46 kilometre. Yani 46 dakikalık daha yolumuz var. Havaalanından şehir merkezine doğru yola çıkıyoruz. Yol boyunca, Sedat ve Esat Ağabey koyu bir sohbette... İbrahim Ağabey, bir yandan manzarayı temaşa ederken kim bilir diğer yandan da zihninin derinliklerinde yeni kelimelerin peşinden koşuyor. Bense –hadi markasını söylemeyeyim- Sedat Ağabey’in telefonuyla sosyal medya üzerinden dünyaya mesaj vermek telaşındayım.

Ve Amasya’ya varıyoruz. Yalova Belediyesi İnsan Kaynakları ve Eğitim Müdürü ve değerli ağabeyimiz Mustafa Ertürk’ün Amasyalı olması nedeniyle midir yoksa Devlet-i Aliyye’ye nice sultanlar vermesi nedeniyle mi; daha önce hiç görmediğim bu şehre karşı içimde tarifsiz bir sevgi ve garip bir heyecan var. Aracımız, tarihi bir Amasya Evi’nin önünde duruyor. Yeşilırmak kıyısındaki bu güzel ve etkileyici binanın iki gün boyunca konaklayacağımız Lalehan Otel olduğunu öğreniyoruz. Şehir merkezinde böylesine güzel bir tesisin olması, şehirde turizmin gelişmesi bakımından beni ayrıca mutlu ediyor.

Otel’de bizi Amasya Kent Konseyi Genel Sekreteri Nevzat Kutluk karşılıyor. Nevzat Ağabey, tam bir gönül insanı ve içten bir dost. Kendisiyle özlemle kucaklaşıyoruz ve hal hatır soruyoruz. Tanışmayanları tanıştırıyoruz. Otel’in lobisinde kayıtlarımızı yaptırırken karşılaştığımız -biri resepsiyon görevlisi- iki genç kadın ile Amasya üstüne konuşuyoruz. Daha sonra diğer genç hanımın da otel müdürü olduğunu öğreniyoruz. Nezaketleri ve yakın ilgileri görülmeye değerdi doğrusu. Ve İbrahim Ağabey şair olduğunu hemen ele veriyor. Ve Nisa/Kadın adlı şiiri dökülüyor ağzından birden bire.

Bir şaka gibiydi başlangıcımız
Sen denizde bir yakamoz
Ben her zamanki fırtına
Geceleri bekler gibiydim
Tüm hırçınlıklarımı içimde saklayarak
Sakin durabilmek ve sana yaklaşmak
Sanırım dünyanın en zor işiymiş
Rüzgardaki boşluklardan sana ulaşmak
İçim sızlıyor ama... 
Şimdi seni sevmek bir başkaymış

Biraz sonra, meslekdaşım ve aynı jenerasyondan olduğumuz için olsa gerek gönüllerimizin uyuştuğu ve bir birini aradığı değerli dostum Bursa Kent Konseyi Genel Sekreterimiz Enes Battal Keskin, lobide beliriveriyor. Bu duru adam “ihlas” üstüne kurulu bir hayatın da sahibi olarak kıymetlilerimiz arasında... Dolayısıyla hava birden bir başka iklime bürünüveriyor. Yine özlemle kucaklaşıyoruz ve kısa bir hasbıhal ediyoruz.

Herkes odalarına yerleşiyor. Bu arada Sedat Ağabey –adeti olduğu üzere- Amasya’nın tarihi hamamlarını soruyor resepsiyon görevlisine… Mustafa Bey Hamamı, Kumacık Hamamı, Büyük Hamam, Kara Mustafa Paşa Hamamı, Çifte Hamam, Tuz Pazarı Hamamı görevlinin ilk aklına gelenler. Eşyalarımızı odalarımıza yerleştirdikten sonra; Sedat Ağabeyle birlikte Mustafa Bey Hamamı’na gitmek üzere sözleşiyoruz. Enes arada “Sen Sedat Ağabey’e uyma; gel sohbet edelim” diye takılsa da duymazdan geliyoruz.

Kısa bir yürüyüşten sonra 20.30 sularında tarihi Mustafa Bey Hamamı’nın kapısına vardık. Mehmet Paşa Mahallesi’ndeki, Mehmet Paşa Camisi’nin arkasında bulunan Mustafa bey Hamamı, Yörgüç Paşazade Mustafa Bey tarafından 1436 yılında yaptırılmış. Hamamdan içeri girdiğimizde “ne kadar güzel bir hamam” dedim; bizi güler yüzle karşılayan hamam işletmecisi, “bu hamam Fatih’in yıkandığı hamamdır; güzelliği de ondandır” dedi.

Sedat Ağabey; “Hasancığım, kaçış yok; bu akşam kese yaptıracağız” dedi. Şimdi içinizden “bir de nasıl kese yaptırdığını mı anlatacaksın” dediğinizi duyar gibiyim. Hayır hayır anlatmayacağım. Ama bu kese mevzuuna girmemin de bir nedeni var elbet… Mustafa Bey Hamamı’nda tanıştığımız ve bizi keseleyen Hasbi Ağabey’den bahsetmek için lafı buraya getirdim aslında. Adı gibi hasbi bir Anadolu delikanlısı… “Kaç yıldır bu işi yapıyorsun ağabey” diye sorduğumda bana “tam yirmi altı yıldır”  demez mi? Tellaklığın da bir meslek olduğunu artık anlamış bulunuyorum böylece… Hasbi Ağabey, bize nereden geldiğimizi ve ne iş yaptığımızı sordu. Yalova ve Kocaeli’den geldiğimizi ve kent konseyinde çalıştığımızı anlattık. Kocaeli’ye daha önce gittiğini ve yaklaşık bir yıl kaldığını söyledi. Birkaç yıl önce, yakalandığı kolon kanseri nedeniyle; Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Servisi’nde tedavi görmüş. Şimdi iyi olduğunu söyledi. Bir şey daha söyledi ki şaştım kaldım. Hasbi Ağabey, bir gemiyi ilk defa yakından Kocaeli’de görmüş. “Nasıl yani” dedim. “İlk defa gerçek bir gemiyi Kocaeli’de gördüm; denize ayaklarımı soktum” dedi. Vay benim ülkem; vay benim insanım...   

Sabah olunca, Yeşilırmak ve ırmak boyunca uzanan yalı evleri bir başka güzel göründü gözüme. Otelin penceresinden görünen tarihi camiler, kral kaya mezarları ve diğer tarihi yapılara bakınca içimden “burada medeniyetler tarihin peşi sıra resmigeçit yapıyor” diye geçirdim. Gerçekten de Amasya’da, Tunç Çağından Cumhuriyete kadar uzanan uzun bir döneme ait birçok eser görmek mümkün. Şehir adeta bir açık hava müzesi gibi… Ertesi gün yapılacak şehir gezisini merakla bekliyoruz.

Ulusal Yaşlanma Şurası Kent Konseyleri Amasya Çalıştayı’na katılmak üzere Yeşilırmak boyunca kısa bir yürüyüş yaparak Büyük Amasya Oteli’ne varıyoruz. Zira iki gün sürecek çalıştay burada yapılacak. Tabi gözlerim hemen İbrahim Ağabey’i arıyor. Çünkü sohbetin tadı damağımda… Salona girdimizde ülkenin çeşitli yörelerinden kent konseyi temsilcilerini; değerli dostlarımızı görünce nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Kimler yoktu ki İstanbul (Sancaktepe), Kocaeli (Merkez ve Gebze), Bursa, Bolu, İzmir, Kütahya, Amasya (Merkez, Merzifon, Gümüşhacıköy), Çorum, Kastamonu, Çankırı, Zonguldak, Ordu, Gümüşhane, Konya, Batman Adıyaman, Kars kent konseylerinden dostlarımızla görüştük ve kucaklaştık. Toplantı süresince Adıyaman Kent Konseyi Başkanı Ali Şahin Ağabey ve Kastamonu Kent Konseyi Başkanı ve aynı zamanda da sendikacı Mehmet Çelik Ağabey’in hoş sohbetini de anmadan geçmek istemem.

Çalıştay’da neler konuştuk neler. Bu uzun gezi yazısında oraya hiç girmeyeceğim ama şu kadarını söyleyeyim ki yaşlı olmanın ne kadar zor olduğunu; yaşlıların hayata nasıl batkılarını ve beklentilerinin neler olduğunu bu toplantıyla çok daha iyi anladım. Bir birinden değerli akademisyen dostlar tanıdık bir de… Organizasyonun gerçekleştirilmesinde ve Amasya’nın “Yaşlı Dostu Kent” projesine dahil olmasında büyük pay sahibi olan Amasya Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Ersoy Hocamız başta olmak üzere; Hacettepe’den Prof. Dr. İlhan Tomanbay, Rize’den Prof. Dr. Leyla Karaoğlu, 19 Mayıs’tan Prof. Dr. Füsun Yarış bu gezide yakinen tanışma fırsatını bulabildiğim hocalar oldu. Tabi çalışma grubunda birlikte olduğumuz değerli araştırma görevlilerimiz Emine Saatçi ve Ayşenur Alper’den de bahsetmem gerek…

Kocaeli, Yalova, Sancaktepe ve Gebze Kent Konseyleri olarak bizler Prof. Dr. Füsun Yarış’ın moderatörlüğündeki 1. Gruptaydık. Füsun hocayı da bir başka sevdik şu kısacık grup çalışmasında. Ben, grup çalışması esnasında herkesten habersiz Esat Ağabey’in vınnından internete girip Orson Welles’in ünlü “I know what it is to be young” adlı şarkısını buldum. Füsun hoca “şu anda aklımdan bu şarkıyı geçiriyordum” deyince hepimiz bir başka olduk ve şarkıyı biraz da hüzünle dinledik.  Hocamız da 1958 Japonya yapımı dramatik bir film olan ve belirsiz bir zamanda, ücra bir dağ köyünde kıtlık ve yoksulluğun yarattığı bir zorunlulukla, 70 yaşını doldurmuş aile bireylerinin gönüllü olarak Narayama dağına götürülerek ölüme terkedilmelerinin iç buran öyküsünü anlatan “Narayama Türküsü”nü anlattı bize. Ve tabi İbrahim Ağabey’in o güzel şiirleri.

Ben bir koca çınarım, başım dik kollarım geniş
Güvencem, servetim, iftiharım, yaşadığım yıllarım

Kovuğumda yatan da var, dertlerini anlatan da...
Çevremizde dolaşan da, tepemize çıkan da var.

Ben bir koca çınarım. Aşk nedir sormayın bana
Ne bileyim aşkı; aşık olsam her hal yanarım

Bende sevgi yeşil yapraklar
Göğsümde kazınmış kalpler, gölgemde heyecanlar...

Terk ediyor beni sevgilerim mevsim dönünce,
Umutsuzlanıp sararıyorlar

Kapılıp gidiyor yalan rüzgarını görünce.
Dursa da solmuş haliyle neye yarar

Yeniden sevdalanıp yeni sevdikler bulana kadar
Çıplağım, Çırılçıplak ve Yalnızım

Beni sevenler kuşlar
Onlar benden beslenip bende çoğalıyorlar

Sevincim: kucaklaştığımız anlar
Sakınan, saklananların uğrak yeri dallarım

Sığınanları kollarım, ben iyi sır saklarım.
O kuşların yuvaları da bende, yiyecekleri de...

Ben de onlar için varım ya zaten
Uçan, saklanan, sevişen onlar

Ben sadece sahneyim oyun bitene kadar. 

İbrahim Ağabey, grup çalışmamıza sadece şiirleriyle renk katmadı; aynı zamanda deneyimleri ve güzel önerileriyle de konunun etraflıca konuşulmasına katkıda bulundu. Bizse biraz daha teknik konuştuk.

Akşam yemeğinde Pirler Parkında Amasya Belediye Başkanı Cafer Özdemir’in konuğu olduk. Park içerisinde bulunan Pir Suceddin İlyas Türbesi’ni de ziyaret edip ruhuna bir Fatiha okumadan geçmedik tabi… Yemek sonrasında Nevzat Ağabey ve birkaç kişiyle birlikte seyir tepesine çıkıp; Amasya’ya gecenin bir vakti yukarından bakmayı ve bu büyüleyici şehri seyrederken de çaylarımızı yudumlamayı ihmal etmedik.

Yine uzun bir gezi yazısı oldu farkındayım. Bazılarınız da “Amasya’dan çok dostlarından bahsettin” de diyebilir. Durun bakalım. Hem dostlarımı da tanımış oldunuz fena mı? 

Ertesi gün grup sunuşlarından sonra şehir turu vardı. Şehir turunu da biraz anlatayım da gezisiz bir gezi yazısı olmasın.

Yazıyı buraya kadar okumuşsanız eğer; Amasya’ya gidip kendiniz görün diye detaylı bilgi vermeden kısa geçeceğim.

Rehberimiz Volkan Şeker, bugüne kadar gördüğüm en farklı gezi rehberi. Son derece hiperaktif ve objeleri anlatmak yerine işin felsefesini anlatmayı seçiyor. İlk durağımız Amasya Müzesi... Amasya’da arkeolojik ve etnografik açıdan böylesine zengin bir müze olabileceğini tahmin etmezdim doğrusu. Son derece etkileyici… Müzede görülmeye değer bir çok eser var ama Arkeoloji literatüründe "Amasya Heykelciği" veya "Hitit Fırtına Tanrısı Teşup" olarak anılan ve dünyada bir başka örneği olmayan küçük heykelciği görmek için bile Amasya’ya gidilebilir.

Oradan Amasya İkinci Beyazıt Külliyesi’ne gidiyoruz. Osmanlı Padişahı II. Bayezid tarafından inşa ettirilen külliye, Yeşilırmak kıyısında geniş bir sahada kurulmuş. Külliyenin ortasında cami, sağında medrese, solunda imaret ve tabhane bulunmakta. II. Bayezid, Osmanlı saltanatının kendisine nasip olmasının bir şükranı olmak üzere bu külliyeyi inşa ettirmiş.

Rehberimizin o tatlı anlatımının sonunda Amasya Şifahanesi’ne doğru yeniden yola koyuluyoruz. Tabi ki yolda Ferhat ile Şirin’in hikâyesini de dinliyoruz. Yeşilırmak boyunca yürürken; bir yandan da Helenistik dönemde, Amasya´yı İÖ.333´den İÖ.26´ya kadar başkent olarak kullanan Pontus Krallarına ait olan Kral Kaya Mezarlarını izliyoruz.

Ve günümüzde Tıp Müzesi’ne dönüştürülen Amasya Şifahanesi ya da diğer adıyla Bimarhane’deyiz. İlhanlı Sultanı Olcayto ve eşi Yıldız (İlduş) Hatun adına köleleri Amber Bin Abdullah tarafından 1308-1309 yıllarında yaptırılan Şifahane’de klasik Selçuklu Medrese planı uygulanmış. Sabuncuzade Şerafeddin Bin Ali burada 14 yıl hekimlik yapmış. XIX. yüzyıla kadar birçok ünlü hekim bu şifahanede yetişmiş. Eskiden burada ruh hastaları telkin ve müzikle tedavi ediliyormuş. Van Depremi’ni burada haber alıyoruz. Üzüntü, endişe, merak hepsi bir arada…

Yolun ve yolculuğun sonuna geldik. Dönüş zamanı yaklaştı. Dostlarla vedalaşıyoruz. Nevzat Ağabey, birazdan bizi Merzifon Havalimanı’na bırakacak. İbrahim Ağabey’i arabanın önüne oturtuyoruz. Biz de Sedat ve Esat Ağabeyle birlikte arkaya oturuyoruz. Tabi ben yol arkadaşlarının en genci olarak ortaya oturuyorum. İbrahim Ağabey, yol boyunca sağlı sollu tepelerde neden hiç ağaç olmadığını soruyor. Ben “kayalık” falan der gibi oluyorum. “Ağaç en yalçın kayalarda bile yetişir” diye cevap veriyor. Yani buraların da ağaçlandırılabileceğini söylüyor. Bir yandan da kulağımız radyoda Van’dan gelen haberleri dinliyoruz. Ölü ve yaralı sayısı ile birlikte bizim de üzüntümüz artıyor. Zira depremi bu arabada bulunanlardan daha iyi kim bilebilir ki?

Nevzat Ağabey’le vedalaşıyoruz; ev sahipliği için kendisine teşekkür ediyoruz. Birazdan uçağımız da kalkacak. Sohbetimiz uçuş boyunca devam ediyor. Sedat Ağabey Esat Ağabeyle; Ben de İbrahim Ağabey ile sohbetteyim.

Güzel birkaç söz kadar kıymetli yol arkadaşlarıyla çıktığımız sohbet tadındaki bu yolculuk da her güzel sohbet gibi sona eriyor. Tabi ki bir başka sohbete kadar… 
Bu haber 546 kez okunmutur.
facebook  digg  del.icio.us

reddit  mixx  stumbleUpon

google  yahoo
 
Haber Video Foto
Konuk Yazar
Video
1/10
Yönetim
Ziyaretçi
Bugün :37
Toplam :1243596
KURUMSAL   l  MEVZUAT   l   MECLİSLER   l   ÇALIŞMA GRUPLARI   l   ETKİNLİKLER  l   BASIN  l   İLETİŞİM