![]() |






Uçağımız Merzifon Havalimanına doğru alçalmaya başladığında gördüğüm manzara; düzenli sürülmüş tarlalar ve yer yer dumanı yükselen anız ateşi idi. Sürülmüş tarlaları ve kahverengi toprağı görünce Türkiye’ye dair umutlarım arttı. Evet, Anadolu üretmeye devam ediyordu. Ama tarlalardan yükselen dumandan hiç hazzetmediğimi söylemeliyim. Bizim geçim alanımız olan o bereketli toprakların; birilerinin de yaşam alanı olduğunu unutmuş gibiydik. Dünya denen dar-ı fenayı paylaşamayışımız her zaman üzmüştür beni zaten...
Şüphesiz yolculuk, “yol arkadaşı” ile anlam kazanır ve eğer
yol arkadaşlarınızı severseniz; o yolculuk aziz bir hatıraya dönüşür. Bu yüzden
şehzadeler şehri Amasya’ya yaptığımız seyahatteki yol arkadaşlarımdan bahsetmek
istiyorum. Bazıları öteden beri tanıdığım ve bu yolculukta tanımaktan bir kez
daha mutluluk duyduğum dostlarım; bazıları ise Atatürk Havalima’nında ilk defa
gördüğüm ve bu yolculukta tanışma onuruna eriştiğim; lakin ben de sanki Kâlû Belâ’da yan yana
durmuşuzcasına eski bir tanışıklık hissi uyandıran yeni dostlar.
İşte yol arkadaşlarım… Sedat Yücel Ağabey, Kocaeli Kent Konseyi Genel
Sekreteri ve Türkiye Kent Konseyleri Birliği Dönem Başkanı... Kendisiyle
tanışıklığımız eskilere dayanır ama her yolculukta onu bir başka yönüyle daha
tanır; ondan bir başka şey öğrenir ve onu bir başka severim. Esat Ural, Gebze
Kent Konseyi Genel Sekreteri... Esat Ağabey’le tanışıklığımız daha yakın
tarihlere denk düşer. O’nu hep sakin, zeki ve makul bir adam olarak hatırlarım.
Aynı mekânı, aynı yolu ve aynı idealleri paylaşmaktan da bu yüzden keyif
alırım. Hele onun insanın yaşamını kolaylaştıran tarafı yok mu? Bir yol
arkadaşında olması gereken en önemli özelliği de budur. “Neden bugüne kadar onu
tanımadım ki?” diye hayıflandığım ve durup durup içimden “ah keşke” dediğim
diğer yol arkadaşımı sona sakladım. O’na Koca Çınar desem, yazıyı okuyunca
acaba bana kızar mı? Bilmem, belki de o büyüleyici tevazuu içerisinde ve insanı
etki altında bırakan o şairane gülümsemesiyle beni mazur da görebilir. Evet,
Gebze Kent Konseyi Başkanımız İbrahim Güngör Ağabey’den bahsediyorum. O’nun
için duayen bir sanayici, gönlünde evrene açılmış onlarca kapı bulunan bir şair
ve insanda ansızın bir “emin” olma duygusu peyda eden bir koca çınar desek az
da olsa meramımızı anlatmış sayılırız kuşkusuz.
Yol arkadaşlarımdan da anlaşılacağı üzere yine kent konseyleri ile
ilgili bir organizasyon için yollardayız. Amasya Kent Konseyi tarafından
düzenlenen Ulusal Yaşlanma Şurası Kent Konseyleri Çalıştayı’na
katılacağız. 22-23 Ekim 2011 tarihinde düzenlenecek olan etkinlik
vesilesiyle Türkiye’nin dört bir yanından gelecek kent konseyleri
temsilcileriyle buluşup Anadolu’nun en kadim şehirlerinden birinde güzel bir
hafta sonu geçirecek olmak ise ayrı bir heyecan...
16.30’da Atatürk Havalimanı’ndan kalkan Türk Hava
Yollarına ait tarifeli uçağımız yaklaşık 1 saat 15 dakikalık uçuşla saat 18.00
sularında havaalanına indi. Merzifon’a 6 kilometre uzaklıktaki Amasya/Merzifon
Havaalanı 2008 yılında sivil hava trafiğine açılmış ve o tarihten bu yana da
halkımıza hizmet vermekte. İnsan, değişen, gelişen ve yenilenen Türkiye ile
gurur duyuyor. Zoru kolay kılandan; ırağı yakın edenden ve güvenle bizi menzile
ulaştırandan Allah razı olsun.
Merzifon ile Amasya arası yaklaşık 46 kilometre. Yani
46 dakikalık daha yolumuz var. Havaalanından şehir merkezine doğru yola
çıkıyoruz. Yol boyunca, Sedat ve Esat Ağabey koyu bir sohbette... İbrahim
Ağabey, bir yandan manzarayı temaşa ederken kim bilir diğer yandan da zihninin
derinliklerinde yeni kelimelerin peşinden koşuyor. Bense –hadi markasını
söylemeyeyim- Sedat Ağabey’in telefonuyla sosyal medya üzerinden dünyaya mesaj
vermek telaşındayım.
Ve Amasya’ya varıyoruz. Yalova Belediyesi İnsan
Kaynakları ve Eğitim Müdürü ve değerli ağabeyimiz Mustafa Ertürk’ün Amasyalı
olması nedeniyle midir yoksa Devlet-i Aliyye’ye nice sultanlar vermesi
nedeniyle mi; daha önce hiç görmediğim bu şehre karşı içimde tarifsiz bir sevgi
ve garip bir heyecan var. Aracımız, tarihi bir Amasya Evi’nin önünde duruyor.
Yeşilırmak kıyısındaki bu güzel ve etkileyici binanın iki gün boyunca
konaklayacağımız Lalehan Otel olduğunu öğreniyoruz. Şehir merkezinde böylesine
güzel bir tesisin olması, şehirde turizmin gelişmesi bakımından beni ayrıca
mutlu ediyor.
Otel’de bizi Amasya Kent Konseyi Genel Sekreteri
Nevzat Kutluk karşılıyor. Nevzat Ağabey, tam bir gönül insanı ve içten bir
dost. Kendisiyle özlemle kucaklaşıyoruz ve hal hatır soruyoruz. Tanışmayanları
tanıştırıyoruz. Otel’in lobisinde kayıtlarımızı yaptırırken karşılaştığımız -biri
resepsiyon görevlisi- iki genç kadın ile Amasya üstüne konuşuyoruz. Daha sonra
diğer genç hanımın da otel müdürü olduğunu öğreniyoruz. Nezaketleri ve yakın
ilgileri görülmeye değerdi doğrusu. Ve İbrahim Ağabey şair olduğunu hemen ele
veriyor. Ve Nisa/Kadın adlı şiiri dökülüyor ağzından birden bire.
Bir şaka gibiydi başlangıcımız
Sen denizde bir yakamoz
Ben her zamanki fırtına
Geceleri bekler gibiydim
Tüm hırçınlıklarımı içimde saklayarak
Sakin durabilmek ve sana yaklaşmak
Sanırım dünyanın en zor işiymiş
Rüzgardaki boşluklardan sana ulaşmak
İçim sızlıyor ama...
Şimdi seni sevmek bir başkaymış
Biraz sonra, meslekdaşım ve aynı jenerasyondan
olduğumuz için olsa gerek gönüllerimizin uyuştuğu ve bir birini aradığı değerli
dostum Bursa Kent Konseyi Genel Sekreterimiz Enes Battal Keskin, lobide
beliriveriyor. Bu duru adam “ihlas” üstüne kurulu bir hayatın da sahibi olarak
kıymetlilerimiz arasında... Dolayısıyla hava birden bir başka iklime
bürünüveriyor. Yine özlemle kucaklaşıyoruz ve kısa bir hasbıhal ediyoruz.
Herkes odalarına yerleşiyor. Bu arada Sedat Ağabey
–adeti olduğu üzere- Amasya’nın tarihi hamamlarını soruyor resepsiyon
görevlisine… Mustafa Bey Hamamı, Kumacık Hamamı, Büyük Hamam, Kara Mustafa Paşa
Hamamı, Çifte Hamam, Tuz Pazarı Hamamı görevlinin ilk aklına gelenler.
Eşyalarımızı odalarımıza yerleştirdikten sonra; Sedat Ağabeyle birlikte Mustafa
Bey Hamamı’na gitmek üzere sözleşiyoruz. Enes arada “Sen Sedat Ağabey’e uyma;
gel sohbet edelim” diye takılsa da duymazdan geliyoruz.
Kısa bir yürüyüşten sonra 20.30 sularında tarihi
Mustafa Bey Hamamı’nın kapısına vardık. Mehmet Paşa Mahallesi’ndeki, Mehmet
Paşa Camisi’nin arkasında bulunan Mustafa bey Hamamı, Yörgüç Paşazade Mustafa
Bey tarafından 1436 yılında yaptırılmış. Hamamdan içeri girdiğimizde “ne kadar
güzel bir hamam” dedim; bizi güler yüzle karşılayan hamam işletmecisi, “bu
hamam Fatih’in yıkandığı hamamdır; güzelliği de ondandır” dedi.
Sedat Ağabey; “Hasancığım, kaçış yok; bu akşam kese
yaptıracağız” dedi. Şimdi içinizden “bir de nasıl kese yaptırdığını mı
anlatacaksın” dediğinizi duyar gibiyim. Hayır hayır anlatmayacağım. Ama bu kese
mevzuuna girmemin de bir nedeni var elbet… Mustafa Bey Hamamı’nda tanıştığımız
ve bizi keseleyen Hasbi Ağabey’den bahsetmek için lafı buraya getirdim aslında.
Adı gibi hasbi bir Anadolu delikanlısı… “Kaç yıldır bu işi yapıyorsun ağabey”
diye sorduğumda bana “tam yirmi altı yıldır”
demez mi? Tellaklığın da bir meslek olduğunu artık anlamış bulunuyorum
böylece… Hasbi Ağabey, bize nereden geldiğimizi ve ne iş yaptığımızı sordu.
Yalova ve Kocaeli’den geldiğimizi ve kent konseyinde çalıştığımızı anlattık.
Kocaeli’ye daha önce gittiğini ve yaklaşık bir yıl kaldığını söyledi. Birkaç
yıl önce, yakalandığı kolon kanseri nedeniyle; Kocaeli Üniversitesi Tıp
Fakültesi Onkoloji Servisi’nde tedavi görmüş. Şimdi iyi olduğunu söyledi. Bir
şey daha söyledi ki şaştım kaldım. Hasbi Ağabey, bir gemiyi ilk defa yakından
Kocaeli’de görmüş. “Nasıl yani” dedim. “İlk defa gerçek bir gemiyi Kocaeli’de
gördüm; denize ayaklarımı soktum” dedi. Vay benim ülkem; vay benim
insanım...
Sabah olunca, Yeşilırmak ve ırmak boyunca uzanan
yalı evleri bir başka güzel göründü gözüme. Otelin penceresinden görünen tarihi
camiler, kral kaya mezarları ve diğer tarihi yapılara bakınca içimden “burada
medeniyetler tarihin peşi sıra resmigeçit yapıyor” diye geçirdim. Gerçekten de
Amasya’da, Tunç Çağından Cumhuriyete kadar uzanan uzun bir döneme ait birçok
eser görmek mümkün. Şehir adeta bir açık hava müzesi gibi… Ertesi gün yapılacak
şehir gezisini merakla bekliyoruz.
Ulusal Yaşlanma Şurası Kent Konseyleri Amasya
Çalıştayı’na katılmak üzere Yeşilırmak boyunca kısa bir yürüyüş yaparak Büyük
Amasya Oteli’ne varıyoruz. Zira iki gün sürecek çalıştay burada yapılacak. Tabi
gözlerim hemen İbrahim Ağabey’i arıyor. Çünkü sohbetin tadı damağımda… Salona
girdimizde ülkenin çeşitli yörelerinden kent konseyi temsilcilerini; değerli
dostlarımızı görünce nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Kimler yoktu ki İstanbul
(Sancaktepe), Kocaeli (Merkez ve Gebze), Bursa, Bolu, İzmir, Kütahya, Amasya
(Merkez, Merzifon, Gümüşhacıköy), Çorum, Kastamonu, Çankırı, Zonguldak, Ordu,
Gümüşhane, Konya, Batman Adıyaman, Kars kent konseylerinden dostlarımızla
görüştük ve kucaklaştık. Toplantı süresince Adıyaman Kent Konseyi Başkanı Ali
Şahin Ağabey ve Kastamonu Kent Konseyi Başkanı ve aynı zamanda da sendikacı
Mehmet Çelik Ağabey’in hoş sohbetini de anmadan geçmek istemem.
Çalıştay’da neler konuştuk neler. Bu uzun gezi
yazısında oraya hiç girmeyeceğim ama şu kadarını söyleyeyim ki yaşlı olmanın ne
kadar zor olduğunu; yaşlıların hayata nasıl batkılarını ve beklentilerinin
neler olduğunu bu toplantıyla çok daha iyi anladım. Bir birinden değerli
akademisyen dostlar tanıdık bir de… Organizasyonun gerçekleştirilmesinde ve
Amasya’nın “Yaşlı Dostu Kent” projesine dahil olmasında büyük pay sahibi olan
Amasya Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Ersoy Hocamız başta
olmak üzere; Hacettepe’den Prof. Dr. İlhan Tomanbay, Rize’den Prof. Dr. Leyla
Karaoğlu, 19 Mayıs’tan Prof. Dr. Füsun Yarış bu gezide yakinen tanışma
fırsatını bulabildiğim hocalar oldu. Tabi çalışma grubunda birlikte olduğumuz
değerli araştırma görevlilerimiz Emine Saatçi ve Ayşenur Alper’den de bahsetmem
gerek…
Kocaeli, Yalova, Sancaktepe ve Gebze Kent
Konseyleri olarak bizler Prof. Dr. Füsun Yarış’ın moderatörlüğündeki 1.
Gruptaydık. Füsun hocayı da bir başka sevdik şu kısacık grup çalışmasında. Ben,
grup çalışması esnasında herkesten habersiz Esat Ağabey’in vınnından internete
girip Orson Welles’in ünlü “I know what it is to be young” adlı şarkısını
buldum. Füsun hoca “şu anda aklımdan bu şarkıyı geçiriyordum” deyince hepimiz
bir başka olduk ve şarkıyı biraz da hüzünle dinledik. Hocamız da 1958 Japonya yapımı dramatik bir film
olan ve belirsiz bir zamanda, ücra bir dağ köyünde kıtlık ve yoksulluğun
yarattığı bir zorunlulukla, 70 yaşını doldurmuş aile bireylerinin gönüllü
olarak Narayama dağına götürülerek ölüme terkedilmelerinin iç buran öyküsünü
anlatan “Narayama Türküsü”nü anlattı bize. Ve tabi İbrahim Ağabey’in o güzel
şiirleri.
Ben bir koca çınarım, başım
dik kollarım geniş
Güvencem, servetim,
iftiharım, yaşadığım yıllarım
Kovuğumda yatan da var,
dertlerini anlatan da...
Çevremizde dolaşan da,
tepemize çıkan da var.
Ben bir koca çınarım. Aşk
nedir sormayın bana
Ne bileyim aşkı; aşık olsam
her hal yanarım
Bende sevgi yeşil yapraklar
Göğsümde kazınmış kalpler,
gölgemde heyecanlar...
Terk ediyor beni sevgilerim
mevsim dönünce,
Umutsuzlanıp sararıyorlar
Kapılıp gidiyor yalan
rüzgarını görünce.
Dursa da solmuş haliyle neye
yarar
Yeniden sevdalanıp yeni
sevdikler bulana kadar
Çıplağım, Çırılçıplak ve
Yalnızım
Beni sevenler kuşlar
Onlar benden beslenip bende
çoğalıyorlar
Sevincim: kucaklaştığımız
anlar
Sakınan, saklananların uğrak
yeri dallarım
Sığınanları kollarım, ben
iyi sır saklarım.
O kuşların yuvaları da
bende, yiyecekleri de...
Ben de onlar için varım ya
zaten
Uçan, saklanan, sevişen
onlar
Ben sadece sahneyim oyun
bitene kadar.
İbrahim Ağabey, grup çalışmamıza sadece şiirleriyle
renk katmadı; aynı zamanda deneyimleri ve güzel önerileriyle de konunun
etraflıca konuşulmasına katkıda bulundu. Bizse biraz daha teknik konuştuk.
Akşam yemeğinde Pirler Parkında Amasya Belediye
Başkanı Cafer Özdemir’in konuğu olduk. Park içerisinde bulunan Pir Suceddin
İlyas Türbesi’ni de ziyaret edip ruhuna bir Fatiha okumadan geçmedik tabi…
Yemek sonrasında Nevzat Ağabey ve birkaç kişiyle birlikte seyir tepesine çıkıp;
Amasya’ya gecenin bir vakti yukarından bakmayı ve bu büyüleyici şehri
seyrederken de çaylarımızı yudumlamayı ihmal etmedik.
Yine uzun bir gezi yazısı oldu farkındayım. Bazılarınız
da “Amasya’dan çok dostlarından bahsettin” de diyebilir. Durun bakalım. Hem
dostlarımı da tanımış oldunuz fena mı?
Ertesi gün grup sunuşlarından sonra şehir turu
vardı. Şehir turunu da biraz anlatayım da gezisiz bir gezi yazısı olmasın.
Yazıyı buraya kadar okumuşsanız eğer; Amasya’ya
gidip kendiniz görün diye detaylı bilgi vermeden kısa geçeceğim.
Rehberimiz Volkan Şeker, bugüne kadar gördüğüm en
farklı gezi rehberi. Son derece hiperaktif ve objeleri anlatmak yerine işin
felsefesini anlatmayı seçiyor. İlk durağımız Amasya Müzesi... Amasya’da
arkeolojik ve etnografik açıdan böylesine zengin bir müze olabileceğini tahmin
etmezdim doğrusu. Son derece etkileyici… Müzede görülmeye değer bir çok eser
var ama Arkeoloji literatüründe "Amasya Heykelciği" veya "Hitit
Fırtına Tanrısı Teşup" olarak anılan ve dünyada bir başka örneği olmayan
küçük heykelciği görmek için bile Amasya’ya gidilebilir.
Oradan Amasya İkinci Beyazıt Külliyesi’ne
gidiyoruz. Osmanlı Padişahı II. Bayezid tarafından inşa ettirilen külliye,
Yeşilırmak kıyısında geniş bir sahada kurulmuş. Külliyenin ortasında cami,
sağında medrese, solunda imaret ve tabhane bulunmakta. II. Bayezid, Osmanlı
saltanatının kendisine nasip olmasının bir şükranı olmak üzere bu külliyeyi
inşa ettirmiş.
Rehberimizin o tatlı anlatımının sonunda Amasya
Şifahanesi’ne doğru yeniden yola koyuluyoruz. Tabi ki yolda Ferhat ile Şirin’in
hikâyesini de dinliyoruz. Yeşilırmak boyunca yürürken; bir yandan da Helenistik
dönemde, Amasya´yı İÖ.333´den İÖ.26´ya kadar başkent olarak kullanan Pontus
Krallarına ait olan Kral Kaya Mezarlarını izliyoruz.
Ve günümüzde Tıp Müzesi’ne dönüştürülen Amasya
Şifahanesi ya da diğer adıyla Bimarhane’deyiz. İlhanlı Sultanı Olcayto ve eşi
Yıldız (İlduş) Hatun adına köleleri Amber Bin Abdullah tarafından 1308-1309
yıllarında yaptırılan Şifahane’de klasik Selçuklu Medrese planı uygulanmış.
Sabuncuzade Şerafeddin Bin Ali burada 14 yıl hekimlik yapmış. XIX. yüzyıla
kadar birçok ünlü hekim bu şifahanede yetişmiş. Eskiden burada ruh hastaları
telkin ve müzikle tedavi ediliyormuş. Van Depremi’ni burada haber alıyoruz.
Üzüntü, endişe, merak hepsi bir arada…
Yolun ve yolculuğun sonuna geldik. Dönüş zamanı
yaklaştı. Dostlarla vedalaşıyoruz. Nevzat Ağabey, birazdan bizi Merzifon
Havalimanı’na bırakacak. İbrahim Ağabey’i arabanın önüne oturtuyoruz. Biz de
Sedat ve Esat Ağabeyle birlikte arkaya oturuyoruz. Tabi ben yol arkadaşlarının
en genci olarak ortaya oturuyorum. İbrahim Ağabey, yol boyunca sağlı sollu
tepelerde neden hiç ağaç olmadığını soruyor. Ben “kayalık” falan der gibi
oluyorum. “Ağaç en yalçın kayalarda bile yetişir” diye cevap veriyor. Yani
buraların da ağaçlandırılabileceğini söylüyor. Bir yandan da kulağımız radyoda
Van’dan gelen haberleri dinliyoruz. Ölü ve yaralı sayısı ile birlikte bizim de
üzüntümüz artıyor. Zira depremi bu arabada bulunanlardan daha iyi kim bilebilir
ki?
Nevzat Ağabey’le vedalaşıyoruz; ev sahipliği için
kendisine teşekkür ediyoruz. Birazdan uçağımız da kalkacak. Sohbetimiz uçuş
boyunca devam ediyor. Sedat Ağabey Esat Ağabeyle; Ben de İbrahim Ağabey ile
sohbetteyim.










|
|
:37 |
|
|
:1243596 |